Uma’nın Kılıcı / Ebru Aykut
Bütün kadınlara bundan böyle başka türlü “ateşli” olmayı
“şiddetle” öneriyorum Aslı
Çıkıp iki oda bir salondan
Ateşli silahlar elimizde, Uma’nın kılıcı belimizde,
Savunma ve dövüş sanatlarında ustalıklı.
Anitsayac’ta bu kadar kadın ismi yeter,
Yeter artık, yeter çıkalım zıvanadan.
Birhan Keskin-Aslı Serin, “http://www.anitsayac.com”[1]
Özgecan Aslan’ın katlinden sonra yazılan bu dizelerin yaşı onu aşıp on bire vardı. Anıt Sayaç’a göre, o vakitten bu yana 4353 kadın öldürüldü, bilmediklerimizle belki daha fazlası. Sayacın numaratörü hiç durmadı; her güne bir Gül, bir Nergis, bir tutam kara saç… Ama elbette aramızda dövüşmeyi bilenler de vardı. “Hep mi kadınlar ölecek, biraz da erkekler ölsün” dediler,[2] çektiler bellerinden Uma’nın pırıl pırıl Hattori Hanzo kılıcını.[3]
Epey yıl oldu. Osmanlı arşivinin eski binasında bir belgeden diğerine sekip karşıma çıkan her hikâyenin peşinde sürüklendiğim, ama bir türlü tez konuma karar veremediğim bunaltıcı zamanlardı. Hayal gücüm genişlese de ruhum daralıyordu; çünkü önümde bin vaatkâr kapı bir aralanıp bir kapanıyor, hepsini bir omuzda açıvermek istememe rağmen içeri girip de çıkamama korkusuyla geri adım atıyordum. Bir gün bir kapının önünde Uma belirdi. Elinde kılıç yerine on paralık aksülümen. Sarı eşofmanıma bakma sen dedi, ahir zamanların Tofana’sıyım ben.[4] Hep kadınlar mı ölecek, yeter artık, êdî bese!
İşte böyle ne yapacağımı bilemezken Tofana’ya selam durup Uma’nın yanında saf tuttum. 19. yüzyılın ikinci yarısında erkekler tarafından öldürülen, en çok da “fena yolda gezdiği”, ailenin namusunu lekelediği iddiasıyla kocaları, babaları ve ağabeyleri tarafından katledilen kadınlarla ilgili yığın yığın dava tutanağını bir kenara koydum, kulağımı başka seslere kabarttım. Evlilikleri ıstıraba döndüğü halde kocalarından boşanamayan, çareyi komşu hatunun verdiği kargabüken hülâsasında, çerçiden aldığı sıçan otunda arayan kadınların dava dosyaları döküldü önüme.[5] Kadınlar mahkemede sorgu katibine değil de sanki bana anlatıyorlardı dertlerini. Onlar anlattı, ben yazdım. Onlar anlattı, bazen ağladım. Kimi kaçırılmış, zorla evlendirilmişti. Kimi yediği dayaktan, gördüğü eziyetten bıkmış, kimi başka bir adama sevdalanmıştı. Neticede hepsi için yuva, silkinip uyanmanın mümkün olmadığı bir kabusa dönüşmüştü. Sonrası ağuyla yoğrulmuş bir parça ekmek, yanında bir tas çorba.
Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer derler. Neredeyse iki asır evvel imparatorluğun dört bucağında, küçük köy ve kasabalarda yaşayıp kocalarını zehirledikleri için hapis yatmış, sorgu katibine verdikleri ifadelerden başka bugüne bir iz bırakmamış Asiye, Hatice, Stamenka ve daha pek çok kadının hikâyesi, sadece aşk değil kurtuluşun da erkeğin midesinden geçebileceğini gösteriyordu. Hane içi cinsiyetçi iş bölümü icabı bakım emeği kadının omzuna yüklenmiş bir vazife olduğu için mutfak, kadınların öfke ve gazaplarını cisimleştiren bir intikam ve adalet arama mekânı haline gelivermiş, hatta zalim kocaların uykularını kaçıran bir tür silaha dönüşmüştü. Bu silah patladığında, kadınlar zincirlerinden kurtuldular elbet ama başka zincirlere vurularak, yasa önünde aldıkları cezaya katlanarak.
Şüphesiz yasa, adaletin garantisi değil. Kendisine yıllarca tecavüz etmiş adamı öldüren Nevin Yıldırım’ın çarptırıldığı müebbet hapis cezasına, evlendikleri günden itibaren şiddet gördüğü kocasını öldüren Çilem Doğan’ın aldığı cezaya yasaya uygun bile olsa adil denebilir mi? Peki yaşam hakkını koruyacağına doğrudan ihlal eden yasalara ne diyeceğiz? “Hayvanları Koruma Kanunu”nda yapılan değişiklikle sokakta yaşayan köpeklerin toplatılıp artık ölüm kampı oldukları tescilli barınaklara kapatılmalarına, “yasaklı” denilen türlerin öldürülmelerine, kısacası iktidarın izlediği “köpeksizleştirme siyaseti”nin sonucu olarak şiddetin gündelik hayatı ele geçirmesine ve aleladeleşmesine ne diyeceğiz?[6] Hemen her gün en az bir kadının hayatına mal olan, LGBTİ+’ları hedef tahtasına koyan heteropatriyarkal şiddet ile hayvanların yaşamını yaşamdan, ölümünü ölümden saymayan türcü şiddet arasındaki rabıtayı, Özlem Güçlü’nün tam da bu ilişkiyi anlamlandırmak için önerdiği “evcilleştirme siyaseti”ni görünürleştirmek için ne yapacağız?[7]
Yasanın şiddeti ve keyfiliğine tekrar tekrar tanık olurken adalete inancımızı iyice yitirdiğimiz kasvetli, yıkık dökük zamanların sıkleti altındayız. Adalet duygusuyla beraber merhamet, nezaket ve şefkat gibi birlikte yaşamı mümkün kılan haslet ve vasıflarımız da yitip gidiyor sanki. Telafisi kolay olmayan bu yokluğa meydan okuyup tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için Uma’nın kılıcına davranmayacaksak eğer, dayanışmanın yollarını bulmaya, sorumluluk almaya ve umuda ihtiyacımız var. Umut edebilmek içinse dünyaya gelen her insanın benzersiz ve eyleyebilir olduğunu, bu niteliğiyle beklenmedik ve mucizevî olanı yaratmaya kadir olduğunu hatırlamaya.[8] Mucizeler dünyevîdir.
[1] Sanatçı Zeren Göktan’ın 2013’te sergilenen işi Sayaç’tan ilhamla, erkekler tarafından katledilen kadınlar için oluşturulmuş dijital anıt www.anitsayac.com’a dikkat çekmek niyetiyle Birhan Keskin ve Aslı Serin’in atışma şeklinde birlikte yazdıkları şiirin son yedi dizesi. Bkz. Birhan Keskin, Fakir Kene (İstanbul: Metis Yayınları, 2016), s. 39.
[2] Evliliklerinin başlangıcından itibaren şiddet gördüğü kocasını öldüren Çilem Doğan’ın gazetecilerin sorduğu bir soruya cevap verirken söylediği sözler. Bkz. https://www.diken.com.tr/hep-mi-kadinlar-olecek-diyen-cilem-dogandan-mektup-kadin-isterse-kendini-dogurabilir/
[3] Yönetmenliğini Quentin Tarantino’nun yaptığı Kill Bill serisinde Uma Thurman’ın canlandırdığı Beatrix’in (Gelin) samuray kılıcı.
[4] Giulia Tofana bazı kaynaklara göre 17. yüzyılda, başka bir kaynağa göre 18. yüzyılda Sicilya’da yaşamış ve kendi icadı olan arsenik bazlı zehir Aqua Tofana’yı kocalarından kurtulmak isteyen kadınlara satarak hayatını kazanmış bir kadın. Bkz. Mike Dash, “Aqua Tofana: Slow Poisoning and Husband-Killing in 17th Century Italy”, A Blast from the Past, 6 Nisan 2015, https://mikedashhistory.com/2015/04/06/aqua-tofana-slow-poisoning-and-husband-killing-in-17th-century-italy/
[5] İster Müslüman ister gayrimüslim olsun Osmanlı kadınları için boşanmak imkânsız değilse de çok güçtü. Hem bu mesele hem de kocalarını zehirleyen kadınların davaları için bkz. Ebru Aykut, “Toxic Murder, Female Poisoners, and the Question of Agency at the Late Ottoman Law Courts, 1840-1908”, Journal of Women’s History, 28 (3) (2016), s. 114-37. Sevgili Burcu Ayan, Şilili yazar Alia Trabucco Zerán’ın kitabı Katil Kadınlar (Sel Yayıncılık, 2025, çev. D. A. Özgen) üzerine kaleme aldığı yazıda boşanamamayı isabetli biçimde “yapısal çaresizlik” olarak adlandırıyor. Daha önemlisi Irene’nin Feminist Dehşet (Otonom Yayıncılık, 2025, çev. S. Tekin) adlı kitabının Birhan Keskin ve Aslı Serin’in burada alıntıladığım dizeleriyle yoldaşlığını da gösteren şu soruyu gündeme getiriyor: “Feminizm gerçekten şiddetsiz ve barışçıl olmak zorunda mı?” Bkz. Burcu Ayan, “Kırmızı Çizgilerin Altındaki Hikayeleri Duymak: Katil Kadınlar”, Çatlak Zemin, 5 Aralık 2025, https://catlakzemin.com/kirmizi-cizgilerin-altindaki-hikayeleri-duymak-katil-kadinlar/
[6] “Köpeksizleştirme siyaseti” için bkz. Mine Yıldırım, “Sürgünden İtlafa, ‘Mahallinde Öldürmeden’ Ötenaziye: Hayırsızada Vâkâsının Ardından İstanbul’da Sokak Köpekleri”, Reflektif Sosyal Bilimler Dergisi, 5 (3), 879-919. Bu siyasete karşı yaşam hakkını ve birlikte yaşamı savunan, Mine Yıldırım’ın kurucuları arasında bulunduğu Dört Ayaklı Şehir Derneği için bkz. https://www.dortayaklisehir.org/
[7] Özlem Güçlü, “Evcilleştirme Siyaseti Karşısında ‘Başıboşlar’: Köpekler, Kadınlar, LGBTİ+lar”, KaosQueer+, no. 13 (2024), s. 72-83.
[8] Mucizelerin dünyeviliği ve hep yeni başlangıçlara işaret eden doğumlulukla (natality) ilişkisine dair bkz. Hannah Arendt, İnsanlık Durumu (çev.) B. S. Şener, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2000), s. 260-61.
Künye: Ebru Aykut, “Uma’nın Kılıcı”, Arşivlik, sy. 3 (Aralık 2025), https://kadineserleri.org/umanin-kilici/



