Bir Yıl Sonra 19 Mart: Kadınların Taşıdığı Deneyim / Alev Özkazanç
Bu yazı, 19 Mart 2025’te ortaya çıkan toplumsal hareketliliğe kadın hareketinin birikimi açısından bakmayı amaçlıyor. Bir yıl sonra geriye dönüp bakıldığında, o günlerde meydanlarda ve kampüslerde görünür olan kadınların, feministlerin ve LGBTİ’lerin varlığının tesadüfi olmadığı; önceki yılların mücadele deneyimleriyle yakından ilişkili olduğu daha net biçimde görülebiliyor. Bu kısa yazıda, 19 Mart’ın hafızasında yer eden bazı kesitlere ve bu kesitlerin kadın hareketi açısından ne söylediğine dair birkaç not paylaşmak istiyorum.
19 Mart sürecinde hem öğrenci hareketi içinde hem de Saraçhane ve farklı kentlerdeki gösterilerde kadınlar, feministler ve LGBTİ’ler bedenleriyle, sözleriyle, pankartlarıyla ve eleştirileriyle görünür biçimde yer aldılar. Bu görünürlük, yalnızca o güne ait değildi; son yıllarda özellikle kadın hareketinin sokakta, kampüslerde ve dijital alanda biriktirdiği deneyimin o alana taşınmış hâliydi. Protestolarda öne çıkan yaratıcı ifade biçimleri de bu birikimin önemli parçalarından biriydi.
Kadın hareketinin 19 Mart direnişine taşınmasında Gezi’den itibaren gelişen süreç birçok açıdan belirleyici oldu. Özellikle genç kadınlar arasında feminizmin yaygınlık kazanması ve 2015 sonrasında şiddete karşı harekete geçmeleri kritik bir gelişmeydi. Ancak daha yakın tarihli bir tetikleyici olarak 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme sonrasında oluşan özgül konjonktüre dikkat çekmekte fayda var. Sözleşmeyi savunmak için verilen mücadele ve “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” kampanyasında açığa çıkan muhalif enerji, sonrasında 2023 seçimlerine de yansıdı. 2023 seçim yenilgisi sonrasında iktidarın kadınlar, feministler ve en ağır biçimde LGBTİ’ler üzerindeki baskılarının arttığı bir süreçte her şeye rağmen kadınların hem sokakta, 25 Kasım ve 8 Mart’larda düzenledikleri kitlesel gösteriler devam etti hem de sosyal medyada kadın düşmanı ve LGBTİ nefretini kışkırtan kampanyalara (kadın milli voleybol takımından bazı oyuncuları, bazı muhalif kadın sanatçılar, siyasetçi ve gazetecileri hedef alan nefret kampanyaları) karşı geliştirilen dijital aktivizm güçlendi. Son olarak 2024 sonbahar aylarından itibaren yaşanan ve kadınların rejime öfkesini perçinleyerek sokak hareketini tetikleyen birtakım gelişmeler oldu ki bunların etkisinin doğrudan 19 Mart direnişine taşındığını gördük. Kadınlar, önce “hayvan katliamı” diye bilinen yeni yasaya karşı geliştirdikleri yaygın mücadelede, daha sonra ise, o sıralarda kamuoyunda yaygın bir infial yaratan birtakım kadın ve çocuk cinayetlerine (Narin Güran cinayeti ile İkbal ve Ayşenur Vakası) ve Yenidoğan Çetesi gibi olaylara tepki olarak 25 Kasım 2024 ve 8 Mart 2025 günlerinde önceki yıllara göre çok daha yüksek katılımla sokaklara çıktılar, özellikle de kampüslerde dikkat çekici bir eylemlilik sergilediler. Ayrıca 2025 yılında Polonez direnişinde gördüğümüz üzere, kadın işçilerin sendikasızlaştırmaya, işten çıkarmalara karşı verdikleri mücadelelerde de (Polonez işçileri, İzmir’de tütün işçileri, Temel Conta işçileri) bir artış yaşandığını ekleyelim.
19 Mart’a kadınlar açısından bakıldığında, öne çıkan birkaç hattın olduğu görülüyor: genç kadınların kampüslerdeki hareketliliği, feminist ve queer sözün protesto alanlarına etkisi, kentli kadınların görünür tepkisi ve polis şiddetinin cinsiyetli boyutları. Bu kısa yazıda bunların her birini ayrıntılı biçimde açmak yerine, bu karşılaşmanın mantığına ve akılda kalan bazı anlara odaklanmak istiyorum.[1]
19 Mart’ın dikkat çekici yanlarından biri, farklı toplumsal taleplerin aynı alanda birbirine temas edebilmesiydi. Kadın hareketinin uzun süredir gündeminde olan meselelerin, öğrenci hareketinin ve daha geniş adalet talebinin diliyle yan yana gelebildiği görüldü. Kampüslerde ve meydanlarda öne çıkan bazı sloganlar, kadın cinayetleri, cezasızlık ve beden politikaları gibi konuların artık yalnızca feminist çevrelerin değil, daha geniş bir gençlik itirazının da parçası hâline geldiğini gösteriyordu. Bununla birlikte bu yan yanalığın tümüyle sorunsuz olduğu söylenemez; alanda ırkçı ve homofobik ifadelere dönük eleştiriler de görünürdü. Yine de o günlerde belirgin olan şey, farklı kesimler arasında ortaklık kurma arzusunun gücüydü.
Bir yıl sonra geriye dönüp bakıldığında, 19 Mart’ta açığa çıkan bütün potansiyellerin aynı ölçüde sürdürülmediği söylenebilir. Yine de o günlerden geriye kalan önemli bir şey var: kadınların, feministlerin ve LGBTİ+’ların uzun süredir biriktirdiği sözün ve mücadele deneyiminin daha geniş toplumsal itiraz anlarında kurucu bir rol oynayabildiği artık daha görünür. Bu nedenle 19 Mart, salt bir protesto anı olarak yorumlanmayı değil, kadın hareketinin toplumsal hafızaya bıraktığı izlerden biri olarak da hatırlanmayı hak ediyor.
[1] Böyle bütünsel bir değerlendirmeyi başka bir yazıda yapmıştım. Alev Özkazanç, “Direnişin Cinsiyeti: Aile Yılı değil Direniş Yılı”, Direnişin Formu ve Kendisi olarak Sanat, der. B. Acar, Livera, 2025
Künye: Alev Özkazanç , “Bir Yıl Sonra 19 Mart: Kadınların Taşıdığı Deneyim”, Arşivlik, sy. 4 (Nisan 2026), https://kadineserleri.org/bir-yil-sonra-19-mart-kadinlarin-tasidigi-deneyim/



