Dünyaya Karşı Sorumluluk: Feminist Bakım Etiği ve Politikası / Fatmagül Berktay

Fatmagül Berktay, Barış Treni Öncesi Mor Çatı’da düzenlenen eğitimde konuşurken, 1995, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, Özel Arşiv Koleksiyonu
Bugün, dünya çapında, başkasına karşı umursamazlığın kol gezdiği, göçmenler ve tüm dışarıda bırakılanlara karşı düşmanlığın kışkırtıldığı sağ otoriter milliyetçi politikalarla kuşatılmış durumdayız. Bu politikaların zeminini neoliberal ekonomi ve zihniyet oluşturuyor. Neoliberal teorisyenler hep yoksulluğun ve ezilmenin kişinin kendi tercihlerinin sonucu olduğunu ve toplumun birbirinden kopuk, başkasına karşı sorumluluğu olmayan yalıtılmış bireylerden oluştuğunu savundular. Bu zihniyet ve politikalar devletin bakım yükünün tümünü kadınların karşılıksız emeğine yıkmasını kolaylaştırdı ve eşitsiz ataerkil ilişkileri pekiştirdi. İşte feminist bakım politikasının sorunsallaştırdığı tam da bu anlayış ve pratiktir.
Bir kapasite ve pratik olarak bakımın eşitlikçi bir temelde geliştirilmesi, paylaşılması, kaynaklardan eşit yararlanımın sağlanması evrensel bir ihtiyaç. Çünkü yalnızca dünyayı iyi bir yer olarak inşa etmeye, korumaya ve onarmaya yönelik faaliyetler bakım adına layıktır ve böyle bir anlayışı, yani bakım etiğini, ancak kamusal eylem yoluyla politikaya dönüştürebiliriz.
Feminist bakım politikası bakımın sadece kadınların ve altta bırakılanların işi olarak kabul edilmemesinin yanı sıra değersizleştirilmesine, sömürülmesine karşı çıkar. Bu politikayı savunmak, var olan sorunlu yurttaşlık anlayışının, kadınları ve onların deneyimlerini içerecek biçimde değişmesi ve kadınların eksiksiz eşit yurttaşlığa kavuşmalarının sağlanması açısından da önemli. Çünkü kadınların farklı deneyimlerini kapsayacak şekilde eylemde bulunmak ve içinde yaşadığımız toplulukların ortak sorunlarının çözümüne demokratik katılım anlamına gelir. Bu, aynı zamanda, yaşanabilir ve sürdürülebilir güçlü özgürleşim toplulukları, hiç kimsenin geride bırakılmadığı topluluklar yaratılması açısından da elzem.
“Annelik ideolojisi” tuzak mı?
Kadınları demokratik katılım aracı olan politikadan uzaklaştıran bir yaklaşım “annelik ideolojisi”dir. Anneler Günü vesilesiyle bu ideoloji bize çokça hatırlatılır ama ataerkil sistemin önemli bir payandası olarak zaten her zaman geçerlidir. Fedakârlık, başkaları için kendini harcamak vb. hep kadınlara atfedilen ve onlarda yüceltilen nitelikler. Bakımın annelerin/kadınların seve seve yerine getirdikleri karşılıksız bir “görev” olarak algılanması hem kapitalizmin hem de ataerkinin işine fazlasıyla gelir. Annelik ve ailecilik ideolojisi, aile içindeki tüm bakım işinin kadınlara yüklenmesinin “meşru” gerekçesi haline getirilerek kadınları kendilerine tanınan sınırlar/roller içinde kalmaya zorlar.
Annelik pratiklerine değer kazandırılması elbette yanlış değildir, ancak bütün kadınların anne olmadığını, olamadığını veya anneliği seçmediğini biliyoruz. Üstelik anneliği seçenlerin ya da onu kader olarak kabullenenlerin önemli bir bölümünün sadece kendi çocuklarını umursayıp diğerlerini görmezden gelebildiklerini de biliyoruz. Bakım veren kadın ailesi ve yakınları dışındakilere karşı, dünyaya karşı sorumluluğunu göz ardı ederse, ki buna kendine karşı ihtimam gösterme de dahildir, kendini yok sayan, salt ailesi için yaşayıp “saçını süpürge eden” bir varlığa dönüşür, kendi değerini sadece orada görür ve birey/yurttaş olma konumundan uzaklaşır. Patriyarka, kadınların politik faaliyetlerini sadece annelik rolünün sınırları içinde kaldıkları zaman meşru sayar, çünkü bu patriarkiye tehdit oluşturmaz. Bu durum sonuçta kişinin kendisini gerçekleştirmesini, tüm insani potansiyelini ortaya koymasını önlediği gibi kendine en yakın olanlar dışındakileri umursamayan bir bencilliği körükleyerek neoliberal bireyci, tekbenci, rekabetçi kültürü besler.
“Yeryüzü anneliği”
Oysa feminist bakım etiğinin merkezî kavramı, başkalarıyla bağları olan ilişkisel benliktir. Bu etik, insan var oluşunun kırılganlığına, karşılıklı bağımlılığına vurgu yapar ve bizi, içinde bulunduğumuz bağlamlara, başkalarının gerçekliğine duyarlı olmaya çağırır. Joan Tronto’nun dediği gibi, “bakım aynı zamanda yaşamın esenliği ve serpilmesi için gerekli olan her şeyin beslenmesine yönelik bir toplumsal kapasite ve etkinliktir. En önemlisi, bakımı sahnenin ortasına yerleştirmek, karşılıklı bağımlılıklarımızı tanımak ve kucaklamaktır.”[1]
Dolayısıyla, kadınların ev ve aile içinde yaptıkları işin, anaçlık değerlerinin, verdikleri maddi ve duygusal emeğin kıymetinin kabul edilmesi ve bunu herkesin görmesi, fark etmesi, ancak orada kalmayıp bizzat üstlenmesi gerekiyor. Yani bakım işinden hem özel hem de kamusal alanda hepimizin birlikte sorumlu olması, dünyanın yaşanabilir bir yer olarak ayakta kalması için el birliğiyle hepimizin çaba harcaması…
Demek ki, bakım emeğini değersizleştirmeyen, sömürülmesini önleyen ama aynı zamanda onu kadınlara / ezilenlere özgülemeyen bir bakım politikasına ihtiyacımız var. Bu politika kadınların tarihsel olarak doğa, toprak ve çevre ile olan deneyimlerine dikkat çeker; egemen iktidarın insan merkezli, ben merkezci tutumunu eleştirerek kadınların deneyimlerinin önemsenmesini ve pratiklerinden öğrenilmesini savunur. Carolyn Merchant’ın “yeryüzü anneliği” adını verdiği bu yaklaşım[2], kadınların neyi bildiğinin, neyi deneyimlendiğinin önemsenmesi ve uygulanması anlamına geliyor ve anaçlık değerlerinin daha geniş bir feminist analizle birleştirilerek özcülüğe düşülmeksizin savunulmasını mümkün kılıyor.
Bakım bir yurttaşlık görevidir
Kadınların tarih boyunca politikadan dışlanmasının gerekçesi yapılmış olan özcü anaçlık rolüne sıkışmak yerine yurttaş konumuyla kamusal alana çıktığımızda, kadınlar olarak o alana kendi özlemlerimizi, bakış açılarımızı, değerlerimizi sokabildiğimizde ortak bir durumu, bazıları anne de olan başka kadınlarla paylaştığımız gerçeğini kavrarız ve savunduğumuz değerler salt anaçlık değerleri olmaktan çıkarak özgürlük ve eşitlik gibi evrensel politik değerlere dönüşür. Buysa hem yurttaşlığın bakım ve ihtimam değerlerini içerecek biçimde genişletilmesine, hem de geleneksel cinsiyet rollerine ve sorumluluklarına meydan okunup bunların yeniden tanımlanmasına yol açabilir.
Bakım sadece özel alana ve kadınlara, altta kalanlara özgülenemez; herkesin yapabileceği, yapması gereken bir şeydir ve demokratik yurttaşlık pratiklerine içkindir. Dolayısıyla bir yurttaşlık görevi sayılmalıdır.[3] Bakımı bu şekilde politik bir ideal olarak kavramak, bakım verenler ile bakım alanlar arasındaki sınıfsal ve cinsiyetçi ayrımı sorgulayıp bakım verenlere karşı muamele tarzımızın değişmesine de yol açabilir.
Kendimizi içinde evimizde hissedeceğimiz bir dünya, ancak bize sunulmuş olana ihtimam göstermekle ve kırılgan insan ilişkileri ağını korumakla mümkündür. Politik eylem insan çoğulluğuna ve dünyaya karşı sorumluluk içeren eylemdir ve bakım etiği, başkalarının gerçekliğini, somut ilişkisel bağlamları dikkate almak, başkalarının ve topluluğun iyiliğiyle ve ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenmek anlamına gelir. Dolayısıyla, bakımı insan var oluşunun karşılıklı bağımlılığını ve kırılganlığını tanıyacak şekilde politikleştirdiğimiz ve yurttaş sorumluluğu haline getirdiğimiz zaman, sadece dünyaya ve başkalarına değil, kendimize de ihtimam göstermiş oluruz Ve sadece adil, çoğulcu demokratik bir toplumda insanlar gerçekten birbirlerine ihtimam gösterebilirler.
[1] Bakım Manifestosu, Karşılıklı Bağımlılıklarımız, Kolektif, Dipnot Yayınları, 2021, s.12. Bu Manifesto’nun Türkçe ve üstelik Gülnur Acar Savran’ın çevirisiyle yayımlanması büyük bir kazanım.
[2] Doğanın Ölümü: Kadınlar, Ekoloji ve Bilimsel Devrim, Otonom, 2021, her yerde
[3] Joan Tronto, Moral Boundaries: A Political Argument for an Ethic of Care, 1993, her yerde.
Künye: Fatmagül Berktay , “Dünyaya Karşı Sorumluluk: Feminist Bakım Etiği ve Politikası”, Arşivlik, sy. 5 (Temmuz 2026), https://kadineserleri.org/dunyaya-karsi-sorumluluk-feminist-bakim-etigi-ve-politikasi/


