Arşivlik / Sayı 5

Hafızayı Devri Daim Kılmak: Beraberce! / Yonca Güneş Yücel 

Soldan sağa; Elif Kevser Özer, Özge Ertem.

Toplumsal Tarih bugün önemli bir eşikte duruyor. Yayın kurulunda çok sayıda kadın tarihçinin yer aldığı, yayın yönetmenliğinin de Özge Ertem’den Elif Kevser Özer’e devredildiği bir kavşak bu. Bu geçiş üzerine konuşmak isteriz; elbette bu süreci bilgi, deneyim ve editoryal hafızanın aktarımı olarak okumak da mümkün. Belki de başka türlü. O zaman açalım bir sohbet.

Özge Ertem’in Yayın Yönetmenliği’nden yayın kuruluna geçtiği, Elif Kevser Özer’in ise görevi devraldığı bu süreç size neler düşündürüyor? Siz birlikte çalışan bir ekipsiniz; dolayısıyla bu geçişe yalnızca bir görev değişimi olarak değil, aynı zamanda bir deneyim, birikim ve editoryal hafıza aktarımı olarak baktığımızda, siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özge: Öncelikle çok teşekkür ederek başlamak isteriz. Böyle bir röportajı Arşivlik’e vermek bizim için de çok kıymetli. Tam da bahsettiğiniz geçiş sürecimizde, kendi ortak geçmişimize bakmak için de ne güzel bir vesile. Toplumsal Tarih dergisinin yayın yönetmenliği görevi sevgili Erhan Keleşoğlu’nun ayrılmasıyla Ocak 2025’te Vakfın yenilikçi ve benim de içinde olduğum tarihçiler kuşağını temsil eden daha genç bir yönetim tarafından (burada yönetim kurulu üyesi Başak Tuğ, Başkan Nurşen Gürboğa, o zamanki eş-başkan Yaşar Tolga Cora ve yönetim kurulu üyesi Neslişah Başaran’ın isimlerini özellikle anmak lazım) bana teklif edildiğinde, 32 yıllık birikimi olan bir yayının sorumluluğunu üstlenme fikri benim için hem büyük bir endişe hem de sevinç kaynağı olmuştu. Gurur vericiydi ama korkutucuydu. Öğrenciyken okumaya başladığım, nitelikli, yarı akademik, kamuya seslenen, toplumun her kesiminden okura hitap etmeye çalışırken gerçek etik ve demokratik değerlere sahip çıkmakla yükümlü bir dergi… Nihayetinde bu kadar uzun soluklu ve aylık, 80 sayfa çıkan bir dergideki yayın yönetmenliği görevini bir nevi nöbet gibi gördüm. Süreç içerisinde işin korkutucu taraflarını olabildiğince bertaraf etmeyi sağlayan en önemli unsur bir ekip olmaktı. Karşılaştığımız zorlukları büyük ölçüde yardımcı editör olarak bana eşlik eden sevgili Elif’le birlikte, yayın kurulumuzun desteğiyle aştık ve görsel yönetmenimiz Cihat Demirtaş ile birlikte 16 sayı çıkardık. Yayın asistanı olarak Rana Kechriotis de aramıza katıldı ve her bir sayı için içerik ve biçimin bütünlüğünden mümkün olduğunca taviz vermeden, her bir detaya azami dikkat göstermeye gayret eden sıkı bir ekip çalışması yürüttük. Şimdi bir dönemeçteyiz. Temmuz sayısı itibariyla yayın yönetmenliği görevimi Elif’e devrettim. Bu kararı dergide kurduğumuz sisteme ve açmaya çalıştığımız alanlarda belli bir yol katetmişliğimize sonsuz güvenerek verdiğim kesin. Şimdi Elif ve ekip yeni bir sürece başlarken, ben de yayın kurulunun bir üyesi olarak onlara destek olacak ve eşlik edeceğim.

Elif: Davetiniz bizi çok mutlu etti. Aslında hepimiz bir şeyleri kotarmaya çalışırken – annemin deyişiyle “bıyıklıların dünyasında” – kendimize ite ite yer açıyoruz, ne kadar zor bir şeyi ne kadar emekle ne kadar dar zamanda yaptığımızı pek görmüyoruz. Kendimizi takdir etmeyi pek bilmiyoruz, kolektif bir yerden söylüyorum bunu; görmek, görülmek, gözetilmek çok iyi hissettirdi. Çok teşekkürler.

Toplumsal Tarih’te çalışmaya başladığımızda ikimiz de kendi hayatlarımızda zor bir dönemdeydik. Özge yeni bir ameliyat geçirmişti; ben lohusa sayılırdım, bebeğim daha bir yaşında yoktu. Ama iyi ki cesaret gösterip bu teklifi kabul etmişiz. Diğer taraftan, aylık dergi temposu kimi zaman zorlayıcı bir çalışma ritmi gerektiriyor. Bu açıdan birlikte çalışmak hem yorulduğumuz hem de çok lezzetli bulduğumuz bir deneyim oldu. Dergi matbaadan geldiğinde, elimize aldığımızda “oh!” diyoruz. Tatminini de hissettiğimiz ama yetişme kaygısıyla yıprandığımız bir süreç bu. Özge’den çok şey öğrendim. Editörlük yaptığınızda sizden metne müdahale etmenizi bekliyorlar ama burada muğlak bir sınır var, neye ne kadar müdahale edebileceğinizi kestirmeniz için bir metis geliştirmeniz gerekiyor. Kırmadan, bükmeden, o alanı tutarak nerede durmak gerekir, bunu Özge’den öğrendim. Özge harika bir usta, harika bir editör, çok güzel bir gözü var. Özge ile çalıştığım ve kendisi bize yayın kurulunda eşlik edeceği için çok şanslı hissediyorum. Cihat ve Rana ile çalışmak da benim için çok büyük bir şans; aynı dili konuşabilmek, birbirimizi gözeterek üretebilmek bizi gerçekten güzel bir ekip yaptı. Ne mutlu bize.
Bir STK çatısı altında kamu yararına yayıncılık yapmanın getirdiği yapısal ve zorlu dinamikler var, şüphesiz. Ancak bu süreçte hem yönetim kurulumuzun hem de Toplumsal Tarih’in sürdürülebilirliğindeki en büyük güçlerden biri olan yayın kurulumuzun desteğini arkamızda hissettiğimizi belirtmek isterim.

Arşivler, tarihyazımı ve yayıncılık çoğu zaman birbirinden ayrı süreçler gibi konuşuluyor. Oysa özellikle kadınların ve toplumsal hareketlerin tarihine baktığımızda, belgenin kayda alınması, korunması, hikâyenin kurulması, yayılması, dolaşımda olması iç içe geçen süreçler. Siz Toplumsal Tarih’teki deneyiminizden hareketle bu ilişkiyi nasıl düşünüyorsunuz?

Özge: Tarihyazımı meselesi bizim kendi mesleki hayatımızda elzem bir mesele. Ben uzun zamandır hayatımı “editör” olarak geçindiriyorum. Meslek hanesine 10 yılı aşkın zamandır “editör” yazıyorum. Ama bunu bir tarihçi kimliğiyle yapıyorum ve bunun altını çizmeyi elzem buluyorum: kendimize karşı da içinde bulunduğumuz alanlarda, hele ki dergide taşımış olduğumuz sorumluluğun çok katmanlılığı sebebiyle de. Editör olarak bir bakış açısı getirme sorumluluğumuz var. Önümüze bir yazı geldiğinde ve hakem süreçleri öncesinde ve sonrasında o yazının tarihyazımı açısından neye denk düştüğünü hem bir editör hem bir tarihçi olarak ele almak; o yazının o sayıda ya da dosyada konuştuğu diğer yazılarla birlikte, tam da bugün akademiye ve topluma ne sunduğunun sorumluluğunu hem bir tarihçi hem de bir editör olarak üstlenmek gerekir. Her bir sayıda kadınlara (kadın tarihçilere ve tarihteki kadın aktörlere), sesi yeterince duyulmayanlara yer açmaya çalışırken, güncelin etkisini göz ardı etmeden, sayıda yer alan her şeyin toplamda ve bütün olarak ne sunuyor olduğunu çok önemsedik; her bir sayıya küratöryel bir eser gibi ihtimamla yaklaştık. Bunu yaparken de toplumsal cinsiyet tarihi ve tarihyazımı ile emek tarihi ve tarihyazımı, hayvanların tarihi önemli mihenk taşlarımız oldu. Dosya editörleriyle de çeşitli müzakere süreçleri yürüttük; alanda uzman kadın tarihçilerin dahil edilmesi konusunda hem tarihçi hem editör kimliğimizle net önerilerde bulunduk. Çoğunlukla karşılık buldu, çok az olmakla beraber süreci uzattığımız öne sürülerek (tamamı erkek yazarlardan oluşan) dosyasını çekenler de oldu. Mesele rakamdan ya da dergiye basitçe kadın tarihçileri ya da tarihteki kadın aktörleri “dahil etmek”ten öte, dergideki toplumsal cinsiyet merceğini daha elzem kılan, güçlü bir bakış açısı getirmeye çalışmaktı. Büyük oranda başardığımızı düşünüyorum.

Elif: Özge’yi dinlerken ilk aklımda beliren ya kadın yazarlara ya da kadınların tarihine yer açan tarihyazımına yer verme çabamız oldu. Toplumsal Tarih’in kapısı herkese açık; akademik etiğe sahip çıkan, cinsiyetçi olmayan, nefret söyleminde bulunmayan ve argümanı olan metinler kaleme alan herkes, Toplumsal Tarih’te yazabilir. Aynı pencereden bakmak zorunda değiliz ama bu müştereklerde buluşmalıyız. Yine de tek başına müştereklerde buluşmanın yeterli olmadığını hissettiğimiz zamanlar oluyor, o zaman da Özge’nin bahsettiği küratoryal müdahale ile “dengeyi tutturmaya” çabalıyoruz. Örneğin askeri tarih alanında bir dosya hazırlanıyor, bu dosyada müştereklerimizi yakalamış oluyoruz ama zamanın büküldüğü savaş durumunda sadece erkeklerin deneyimlerine bakmak o dengeyi sarsmış oluyor. Bu durumda gündelik olana, sıradana yer açabilmek ve o sayıyı ferahlatabilmek – adına, Özge’nin davetiyle mini bir ejderha dosyası hazırlıyoruz. Ejderha anlatısını dahil ettiğimizde, sadece savaş durumundaki erkeklerin değil, bu topraklarda yaşayanların kolektif anlatılarına baktığımızda, aynı zamanda buradaki çokkültürlülüğe dikkat çektiğimizde bir denge sağlamış oluyoruz.

Arşivlik’i hazırlarken Toplumsal Tarih’i de yakından takip ediyoruz. Hatta kimi zaman aynı kişilerin, benzer meselelerin ve soruların iki farklı mecrada birbirini besleyerek dolaşıma girdiğini görüyoruz. Son yıllarda dergide kadın tarihi, gündelik hayat, çevre ve emek mücadeleleri tarihinin daha görünür olduğunu da fark ediyoruz. Sizce bu yönelim tarihyazımında arşivin anlamının da değiştiğine işaret ediyor mu? Bugün tarihçiler arşivlerde neyi arıyor, neyi görünür kılmaya çalışıyor?

Özge: Toplumsal Tarih dergisine çok farklı alanlardan, geleneklerden yazı geliyor. Bu zenginlik çok güzel ve korumaya çalıştığımız bir şey. Karşımızda o kadar geniş bir arşiv yığını var ki. Bu geniş repertuarda her alandan tarihçilerde “gündelik hayatın izini sürme” motivasyonunun daha da artmış olduğunu ve bunun arşiv anlamında da daha dergide büyük bir alan kapladığını söyleyebilirim. Kadın tarihçiler de bize daha fazla geldiği ya da biz onlara daha fazla gittiğimiz için onların da çalıştığı alanlarda “gündelik hayat” canlı kalmaya devam etmiş. Zira toplumsal cinsiyetin kadınların hayatındaki en somut tezahür alanı gündelik hayat. Duyguların, duyuların, seslerin tarihyazımı örneğin giderek arttı. Kurgusal tarihe dair giderek artan bir ilgi söz konusu (bkz. Tarih, Hayal, Hakikat Çalıştayı). Hayatı kompartmanlara ayrıştıran bir yerden değil, “kurgusal olanın, edebi olanın, duyusal olanın; tarihi yazarken daha görünür ve anlamlı olması bugün bize ne söyler” gibi bir yerden… Dijitalleşen arşivler de gündelik hayatın tarihi mefhumuna önemli katkıda bulundu. Giderek daha fazla dijitalleştiği için görünür olan, daha önceden yeterince incelenmemiş gazete, dergi sayıları, süreli yayınlar, özellikle Osmanlı tarihinde gündelik hayatın izdüşümünde en sık karşımıza çıkan kaynaklar. Aynı zamanda büyük bir görsel malzeme zenginliği ve çeşitliliği de söz konusu. Telif meseleleri baki elbette. Örneğin Aralık’taki Osmanlı kaleleri dosyası da büyük tarihi ve askeri anlatıların peşinde değildi; sınır algısı, kale neferlerinin tayınları, geçimlikleri, yerel dinamikler, gündelik hayat meselesi dosya için önemli konulardan biriydi. Ha biz editör olarak yine de kalelerin olduğu yerde ejderhaları da anmalıyız dedik ve aynı sayıya ayrı bir “ejderha” mini dosyası ekledik:) Dönem olarak çakışmasa da “sınırlar”, “tehdit algısı”, “teknoloji”, “savaş” veya “savunma” imgeleri üzerinden iki dosyanın birbiriyle geçirgen şekilde ürettiği çağrışımlara ve sorulara alan açmak istedik. Kaleleri de ejderhasız bırakmak istemedik.

Elif: Daha az görünene daha çok bakıyoruz, daha merakla bakıyoruz diyebilirim. Artık daha “yeni” arşivler de var, daha önce muteber bulunmayan arşivler. Ben sözlü tarihçiyim, çalıştığım konulara dair arşivler oluşturmaya çalışıyorum, benim gibi sözlü tarihçiler de aynı çabadalar; arşivi tutulmayan/tutulamayan hiç görünmeyen/ görünmek istenmeyen hikâyelerin peşine düşüyoruz. Sözlü tarihçiler özelinde şunu söyleyebilirim, burada da kadınlar daha istekli, hevesli çalışmaya; duymayı dinlemeyi daha iyi bildikleri için, belki de yeterince önemsenmeyen duygulara, günlük hayata, sıradana kulak kabarttıkları için yeni arşivler derliyorlar/üretiyorlar. Toplumsal Tarih özelinde ise “itibarlı görünmeyen şeylere” daha çok yer verebilir olduk. Örneğin bir aile fotoğrafı var son kapağımızda (Haziran 2026), Özge’nin kendi arşivinden bir fotoğraf. Aile nedir, kimdir? Çoğunlukla olduğu gibi oturan bir erkek, yanında dikilen kadınların olduğu bir fotoğraf mı aileyi temsil eder, yoksa kapağımızdaki gibi bir anne, çocukları ve köpekleri birlikte bir aile sayılır mı? Ne kadar başarabildik bilmiyorum ama, yeni bir şey söylemek istedik. “Yeni”den kastım, itibar edilmeyen, sırası gelmeyen, o kadar önemsenmeyen şeylere yer vermeye çalıştık. Biz hayatı nasıl deneyimliyor, biz nasıl yaşıyorsak, biraz da onu görmeye, onu göstermeye çabaladık.

Tarihçilik ve editörlük farklı türden emekler gibi görünse de ikisi de aslında neyin önemli, görünür ve konuşulmaya değer olduğuna karar verme süreçleri. Siz bu iki pratiğin birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz? Dergiyi hazırlarken hangi tarihsel meselelerin bugün yeniden konuşulması gerektiğine nasıl karar veriyorsunuz?

Özge: Kuşkusuz önümüze gelen yazılar emek süreçlerinden geçmiş yazılar ve emeğe saygımız sonsuz. Hakem görüşleri doğrultusunda biz de yazarla bir editoryal süreç yürütüyor ve yazıları yayıma hazırlıyoruz. Ancak şu soruyu aklımızdan hiç çıkarmıyoruz: Bu yazılar ayrı ayrı ve diğerleriyle birlikte nasıl bir anlam üretiyorlar? Burada tiyatroya da bir selam etmek isterim; Studio Oyuncuları’nın ve Şahika Tekand’ın oyuncunun sahnede her bir aksiyonunun bütüncül sonucu olarak yaratılan anlamın farkında olması gerektiğine vurgusu çok önemlidir. Aksiyonun sonucunda seyircide nasıl bir anlam ortaya çıkar? Bir kuşak olarak Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’ndeki lisansüstü eğitimiz de tamamen bu soruya dayanırdı: bu yazı neyi mesele ediyor? Buradaki dert nedir? Bu soruyu korumak, bizim dergi sayılarımıza yaklaşımımız için de geçerliydi. Bazı yazılar kelime denizleri gibi, blok blok paragraflar, araştırmacıları sürekli performansa yönlendiren sistemde belirli zorunlu akademik titrlerin gereğini yapmak için. … Ama kimi zaman öyle yazılar var ki dünyayla evrensel bir yerden bir meselesi var. Büyük bir anlatı kurması, kocaman bir mesele vs. değil kastım; didaktik ya da siyasi bir söylem değil, daha çok estetik hatta. Bugün içinde bulunduğu ülkede, dünyada yazdığı şeyin ne olduğuyla ve okurdaki karşılığıyla ilgileniyorlar. Öyle yazıları okumayı çok seviyorum. Bugün, böyle bir toplumsallığın içinde üretiyor olma meselesini dert ederek yazan yazıları çok anlamlı buluyorum. Didaktik olmayan ama meselesi olan yazıları topluma sunmak da ayrı bir haz veriyor.

Elif: Özge’nin “derdi olan yazılar”ına katlıyorum. Ben ayrıca hiç bilmediğim bir kaynak kullanan ya da ters köşe yapan yazılara bayılıyorum. Yazı öyle bir yerden açılmıyor, ama öyle bir yerde bitiyor ki “ah” diyorum, “bir kez daha okuyayım”. Elimdeki metnin bilinenin dışında bir sözü varsa ve onu da daha muzip, sürprizli bir şekilde dile getiriyorsa, buna bayılıyorum. Ama tabii, her zaman böyle yazılarla karşılaşmıyoruz. O zaman da “bu yazı başka türlü nasıl olur?”, özellikle tekrara düşen yazılarda, “nasıl yapsak da pencere açsak, bu yazı bir havalansa,” diyoruz.

Elimizdeki dosyayı besleyecek ya da o dosya olmadan yalnız kalacak ama o dosya ile daha anlamlı gelecek yazıları bir araya getiriyoruz. Kadın Kadına Tarih Ağı iyi ki var! “Yetişin” diyoruz, elimiz hiç boş dönmüyoruz. Editör kimliğimiz biraz daha masa başında kalıyor bu süreçte tabii, metni daha anlaşılır ve daha destekli hâle nasıl getiririz, buna bakıyoruz editör gözümüzle. Tarihçi kimliğimiz, okuduğumız şey ne diyor, neye ne kadar eşlik edebilir, kim bu yazı ile tartışır, hangi metinler birbirleriyle ile daha çok konuşur; böyle bir yerden, daha yukarıdan bakan bir göz sağlıyor bize. Editörlüğümüz ve tarihçiliğimiz birlikte güzel çalışıyor. Birinden biri noksan olsa işimizin ya zanaatı eksik kalır, ya da ruhu.

Derginin dosya seçimlerinden tarih anlatma biçimine, editoryal kararlardan aylık yayın ritmini mümkün kılan görünmeyen emeklere kadar uzanan bu bu üretim sürecinin arkasındaki dayanışma, bakım ve ortak düşünme pratiğini nasıl tarif edersiniz?

Özge: Bu soruyu duymak da bize iyi geliyor. O özen ve birlikte çalışma, yan yana durma olmasaydı, biz bu senenin altından kalkamazdık. Aylık bir derginin öyle bir zamansal temposu var ki…Hayatlarımızdaki diğer sorumluluklar, zorlu maddi koşullar, sürekli bir yetişmeye çalışma hâli, geçtiğimiz senedeki kurumsal imkânsızlıklar ve krizlerle birlikte – şimdi Tarih Vakfı yeni bir dönemeçte, daha rahat bir döneme girecek gibi görünüyor – aylık bir dergiyi özenle çıkarmak, bir ekip için birbirini karşılıklı gözetmezsen olamayacak bir şey. Geceler boyu uykusuz kaldık. Hep paslaştık aramızda. Birbirimizi hep kolaçan ettik. Elif’in zorluklar karşısında sakin kalan ve benim daha hızlı düşünmek zorunda hissettiğim bütün o alanlarda başka ihtimalleri işaret eden yapısı bize çok yardımcı oldu. O pencereleri açmama yardım etti. Yönetim kurulundan, yayın kurulundan, Kadın Kadına Tarih Ağı’ndan arkadaşlarımız hep bize destek oldu, yazı verdiler, buldular, aksiyon aldılar. Bize yanımızda olduklarını hissettirdiler. Yapısal ve kurumsal problemlerden hepimiz ciddi şekilde etkilendik, ama bir şekilde sayıyı nitelikli şekilde çıkarmaya odaklandık ve özellikle ikimiz birbirimizi motive etmeye çalıştık. Güzel arkadaşlarımızın da desteğini hiç unutmayız. Ne güzel ki birbirimize danışabiliyoruz, soruyoruz, aynı ortamlarda zorlu çalışma koşulları altında birlikte üretmeye dair merakımızı, hevesimizi korumaya çalışarak.

Elif: “Bıraktığın yerden ben devam ederim / Sonrası bende, merak etme / Nasılsın, buna yerin var mı?” sanırım en çok söylediğimiz cümleler oldu. “Sahiden nasılsın, işi gücü bırak da nasılsın? / Sağlık olsun, buluruz bir yolunu. / Sen dinlen, ben bakarım. / Sen derse gir, düşünme, bu bende! / Oğlan hasta, olsun ben çalışırım bu gece!” Gündüz başka işler, hayat araya giriyor; anne oluyorum, evlat oluyorum, babam hastaydı bir süredir, derse girip çıkıyorum… Başka bin türlü işin ardından, gece oturur çalışırdık sakin kafayla. “Kotarırız!” Bunları hep kalpten söyledik. Birbirimizi o yüzden tutabildik, el üstünde tuttuk.

Toplumsal Tarih çok kıymetli, öğrenciliğimizden bugüne, hem okuru hem emekçisi olduğumuz hem tarihçi olarak hem de bu ülkede yaşayan kadınlar olarak kendimize yer bulabildiğimiz bir alan, onu tutmaya çalışıyoruz. Derginin kimliğini, birikimini korumaya çalışıyoruz. Birlikte olmamız çok kıymetliydi, beraber çalıştığımız için çok kıymetliydi. Arkadaşlarımız, okurlarımız, sizler olduğunuz için, destek gördüğümüz için.

 

Özge Ertem ve Elif Kevser Özer’in birlikte çıkardığı son sayı. Haziran 2026.

 

Özge Ertem ve Elif Kevser Özer’in birlikte çıkardığı ilk sayı. Mart 2025.

 

     

Künye: Yonca Güneş Yücel , “Hafızayı Devri Daim Kılmak: Beraberce!”, Arşivlik, sy. 5 (Temmuz 2026), https://kadineserleri.org/hafizayi-devri-daim-kilmak-beraberce/



Arşivlik Dijital Bülteni, Marjinal Portel Novelli katkılarıyla hazırlanmaktadır.